Test yayınındadır. Hataları info [@] mesopotamia.travel adresine bildiriniz.

Destansı Tarih-Kültür

Mezopotamya sizi uygarlık tarihinin ilklerine ve teklerine çağırıyor. Fırat ve Dicle nehirlerinin hayat verdiği bu coğrafya M.Ö. 10.000 yıllarından başlayıp günümüze kadar devam eden uygarlık tarihi ile size eşsiz bir tarih ve kültür deneyimi sunuyor. Burası en az 4000 yıldır “nan (ekmek) “gibi, “kabab" gibi halen aynı kelimelerin kullanıldığı, bu topraklardan gelip geçen onlarca uygarlığın izini ve kültürünü taşıyor.

Mezopotamya’da uygarlık tarihi Göbekli Tepe’nin keşfi ile artık 12.000 yıl öncesine kadar uzanıyor. Dünyanın bilinen en eski anıtsal tapınağı olan Göbekli Tepe uygarlık tarihini değiştirdi, arkeoloji yaklaşımlarını kökünden sarstı. Göbekli Tepe’nin keşfi avcı toplayıcıların yerleşik hayata geçip, siyasi ve ekonomik yapılar kurduğu ve sonrasında inancın ortaya çıktığı yaklaşımını ortadan kaldırdı. Göbekli Tepe insanları yarı avcı toplayıcı insanlardı ve Göbekli tepe kadar anıtsal yapıları inşa edebilecek siyasi ve ekonomik yapıya sahiptiler. Yani Göbekli Tepe ile insanlar önce inandılar, sonra yerleştiler ve bugünkü toplumun temellerini attılar. Göbekli Tepe, Nevali Çori, Hallan Çemi, Gürcü Tepe, vb. sayısız tarih öncesi yerleşimin buluntularının sergilendiği ve şu an Türkiye’nin en büyük müzesi konumundaki Şanlıurfa Müzesi, dünyanın en eski heykelinin keşfedildiği Balıklıgöl tarih öncesi atalarımızın izini sürmek için sizleri Mezopotamya’ya çağırıyor.

Urfa ve Diyarbakır arasında bulunan ve volkanik bir dağ olan Karacadağ eteklerine geldiğimizde ise uygarlık tarihinin kilometre taşlarından tarım devriminin izlerine rastlıyoruz. Ekmeğimizin kökeni buğdayın ilk yabani atası siyez (Einkorn) buğdayı halen burada, 10.000 yıl önce olduğu gibi yabani şekliyle duruyor. İnsanoğlu bu buğdayı kültüre aldı, tohumlarını iyileştirip çoğalttı, ekip biçmek için yerleşti, üretimini arttırdı ve daha büyük nüfuslu toplumları beslemeye başladı. Tarım ve nüfus beraberinde iş bölümünü, dolayısıyla sınıflı bir toplumu meydana getirdi. İlk köyler böyle kuruldu. Köleler, efendiler, rahipler, askerler ve krallar ortaya çıktı. Sonra bu köyler şehre dönüştü, daha sonra ise İmparatorluklara ve en sonunda günümüzdeki ulus devletlere. Hepsi Mezopotamya’da bir dağın eteğindeki yabani buğdayın kültüre alınıp tarım devriminin yapılması ile başladı.

Urfa Göbekli Tepe’den Diyarbakır-Ergani’deki Çayönü yerleşimi tarih öncesi atalarımızın izlerini sürmeye devam edebileceğiniz başka önemli bir merkez. Indiana Jones filmine ilham veren Amerikalı arkeolog Robert J. Braidwood ve Cumhuriyetimizin anıt kadınlarından arkeolog Halet Çambel’in beraber kazdıkları bu ören yeri avcılık toplayıcılıktan yerleşik hayata geçip, tarıma başlamamızın tüm izlerini taşıyor. Çayönü bize bir ilki daha gösteriyor. Artık insanoğlu ilk kez yuvarlak planlı yapılar yerine, ızgara planlı yapıları burada inşa etmeye başlıyor. Bugün birbirini dik açı ile kesen sokak ve caddelere sahip şehirlerimizin temeli böylelikle ilk kez Çayönü’nde atılıyor.

Mezopotamya ilk siyasi örgütlenmelerinin, yani şehir devletlerinin ortaya çıktığı yer. Bir Mezopotamya uygarlığı olan Sümerlerin yazıyı icat etmesiyle tarih başlıyor. Sümer uygarlıkları her ne kadar Aşağı Mezopotamya’da varlık gösterseler de Göbekli Tepe’nin keşfi, kültüre alınan yabani buğdayın Karacadağ’daki varlığı, bugün Atatürk Barajı altında kalan sayısız tarih öncesi yerleşim, Güneydoğu Torosların eteklerinde ilk kez evcilleştirilen sığır, koyun, keçi ve eşek Sümer uygarlığının öncüllerinin bugün Türkiye Mezopotamya’sı olduğunu gösteriyor. Başur Höyük’te bulunan Sümer tanrı gözleri, Yakındoğu’nun en eski oyun taşları bugün Batman Müzesi’nde sergileniyor. Gılgamış Destanının yazılı olduğu tabletlerden bir tanesi de Harran yakınlarındaki Sultantepe’de bulundu ve Urfa Müzesinde sergileniyor. Gılgamış Destanında Kral Gılgamış’ın Enkidu ile beraber öldürmeye gittikleri Hubamba’nın büyülü sedir ormanları bugünkü Adıyaman-Diyarbakır Dağlarında mıydı acaba? Uruk şehri için ormanın en büyük sedir ağacından bir kapı yapıp bu kapıyı salla Fırat üzerinden Uruk’a taşıdıklarına göre o orman buralarda bir yerde, yani yukarı Mezopotamya’da olmalıydı.

Sümerleri ortadan kaldıran ve Arap Yarımadasından Mezopotamya’ya gelen Akadlar MÖ II. Binin sonlarında ortaya bir imparatorluk olarak çıkarlar. Tarihin ilk büyük ve düzenli ordularını kuran Akadlar Sümer mirasını devralıp Yukarı Mezopotamya dağlarına kadar pek çok yeri hâkimiyetleri altına alırlar. Meşhur kralları Sargon tarihte ilk kez “Evrenin Kralı” ibaresini kullanır. Bugün bölgede konuşulan Arapça, Aramice ve Süryanice gibi Semitik dillerin atası olan Akad dili bölgeye gelmiş oldu. Akad dili bundan sonra günlük yaşamda, diplomaside ve ticarette Sümer dilinin yerini aldı.

Sepet içinde nehre bırakılan çocuk motifli hikayelerin ilk örneği Akad Kralı Sargon’un hikayesini anlatır. Akadlar için Mezopotamya’ya hayat veren Fırat ve Dicle nehirleri kutsaldı. Özellikle Yukarı Dicle ve Fırat Bölgeleri ile Amanoslar, Akadlar için çok önemliydi. Güney Mezopotamya’nın bütün kereste ihtiyacı Amanoslardan karşılanıyordu. Yine gümüşün büyük bir bölümü buradan sağlanıyordu. Bu nedenle Akadlar Mezopotamya’nın batı sınırı olan Amanos Dağlarına Gümüş Dağları diyordu. Kral Naram-Sin döneminde Akad orduları Diyarbakır’a kadar ulaşmış ve Diyarbakır yakınlarında Pir Hüseyin höyükte buraya yapılan seferi kutlamak için bir stel diktirmişlerdir.

Daha sonra Mezopotamya’da tarih sahnesine bugünkü Anadolu kültürünü büyük ölçüde etkileyen, yazı ve ticaretin Anadolu’da gelişmesini sağlayan Asur Krallığı çıktı. Yerleşik hayat, tarım devrimi, siyasal örgütlenme sonrası insanoğlu başka bir aşamaya daha geçiyordu. Örgütlü, kayıtlı ve oldukça sofistike bir ticaret başlıyordu insanlık tarihinde. MÖ 1920 ile MÖ 1750 yılları arasında Anadolu’ya çok yoğun kervan ticareti gerçekleştirildi. Antep, Kilis, Urfa, Diyarbakır gibi bugün dahi önemli ticaret merkezleri olan şehirlerimiz bundan yaklaşık 3000 yıl önceden beri ticaret yolları üzerinde. Babil’den başlayıp Kayseri yakınlarındaki Kültepe (Kaniş / Neşa)’de biten bir ticaret yoluydu bu. Asurlu tüccarlar Mezopotamya’da üretilen tekstil ürünleri ile İran ve Afganistan’dan gelen kalayı Anadolu’ya satıyor, karşılığında altın ve gümüş alıyorlardı. Yaklaşık 800 km uzunluğundaki bu ticaret yolu eşek sırtında ortalama 2 ay sürüyordu. Yukarı Habur Bölgesinden gelen yol batıya dönüyor, bugünkü Harran üzerinden Karkamış’a ulaşıyordu. Birecik yakınlarında sallarla Fırat nehri geçiliyor daha sonra Antep ve Maraş üzerinden Toroslar aşılıp Kayseri’de Karum’a varılıyordu. Başta Antep olmak üzere bu ticaret kültürünün izlerini bugün bile çok belirgin bir şekilde görebiliyoruz.

Bu ticaret Babil Krallığı döneminde de devam etti. Kanunlarıyla meşhur Hammurabi öldükten sonra Anadolu’nun ortasında yeni bir siyasi güç olan Hititler devletini kurmuş, fetihlere başlamıştı. Kral I. Murşili döneminde Halep ele geçirilmiş ve ticaret yolları da Hitit egemenliğine girmişti. MÖ 1595 yılında Fırat boyunca ilerleyen Hitit ordusu Babil’e saldırdı ve Hammurabi sülalesinin idaresine son verdi. Böylelikle Mezopotamya’ya Orta Anadolu kökenli bir kültür gelmişti.

Babil Hanedanlığına son verilirken Kuzey Mezopotamya’da Hurri-Mittani Devleti kuruluyordu. Tıpkı Hititler gibi Hint-Avrupa kökenli olan Mitannili yöneticiler Hurri toplumları devletleşmişti. Mısırlılar Hurri ülkesine Fırat ve Dicle üzerindeki konumundan dolayı naharina (nhr = nehir) diyorlardı. Mitannilerin tarihte bıraktığı en büyük kültürel miraslardan biri ölü yakma geleneği idi. Öte yandan at yetiştirme konusunda Hurriler çok iyiydi ve atçılıkla ilgili birçok terim Hurriler aracılığıyla Mezopotamya kültürüne girdi. Antep’te bulunan ve Kuzey Suriye ticaret yolları üzerinde konumlanmış Tilmen Höyük Hurri-Mitanni yerleşimlerinden biridir. Tanrıların kralı olarak adlandırdıklar Kumarbi efsanesi Fenikeliler ve Geç Hitit Devletleri aracılığıyla Eski Yunan uygarlıklarına da sirayet etmiş, Homeros ve Hesidos’un eserlerine köklü etkilerde bulunmuştur.

Hitit saldırıları sonucu Hurri-Mitanni Devleti zayıflayınca Asurlar yeniden tarih sahnesine çıktı ve   MÖ 14. yüzyılda Kuzey Mezopotamya’da orta Asur Dönemi dönemi başladı. Büyük nüfuslu şehirlerini beslemek için Asurlular verimli toprakları olan bölgeleri kontrol etmeye çalıştılar. Bu yerlerden biri de Diyarbakır idi. Orta Asur Devletinin son güçlü kralı I. Tiglat-Pileser’in izine ise Lice yakınlarında bulunan ve Dicle’nin kaynaklarından biri olan Birkleyn Çayı’ndaki kabartmada rastlarız. Kuzey Mezopotamya’nın mutlak kontrolünü sağlamak için yaptığı bu seferde Dicle nehrinin kaynağına gelmiş ve burayı “Dünyanın Sonu” olarak nitelemiştir. Gücünü belgelemek için de mağara içine bu kabartmasını yaptırmıştır. Bugün Diyarbakır-Bingöl yolunun hemen kenarında Birkleyn çayının doğduğu mağarada yaklaşık 3000 yıldır duruyor o kabartma.

Orta Asur Dönemi bitip Yeni Asur Dönemi başladığında Asur Devleti büyük nüfus nakilleri gerçekleştirmiştir. Kentleri nüfuslandırmak, tarımda iş gücü sağlamak, ordunun asker ihtiyacını karşılamak için milyonlarca Arami kökenli nüfus Kuzey Mezopotamya’ya getirilmiştir. Böylelikle bugün Adıyaman, Antep, Urfa, Diyarbakır, Siirt ve Mardin’de rastladığımız Süryani ve Keldani kültürünün ataları bölgeye gelmiş oldu. Aramice olan dilleri ise daha sonra bölgenin ortak konuşma, diplomasi ve ticaret dili olmuştur. Bu dil Eski Ahit’te kullanılmış, İncil ilk kez bu dilde yazılmıştır. Bazı lehçeleri Süryanice ve Keldanice olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Mezopotamya kültürü Doğu Akdeniz ve Kilikya (Çukurova) yoluyla Batı Medeniyetine (Yunan Kültürüne) bu dil aracılığıyla aktarılmıştır. Yeni Asur Devletinin yapmış olduğu fetihlerden Eski Ahit’te çokça bahsedildiğinden Batı Dünyası bu kültürü oldukça iyi tanımaktadır. Yeni Asur Devleti Basra Körfezinden Mısır’a, Anadolu ve Kilikya (Çukurova) Bölgesine kadar sınırları genişlemiş büyük bir imparatorluktu. Bu dönemde Harran çok önemli bir kült merkeziydi. Ay tanrısı Sin’in en büyük rahibi buradaydı ve bu dönemde ay tapınağı genişletildi. Harran Yani Asur İmparatorluğunun son başkentiydi.

Yeni Asur İmparatorluğu tarih sahnesinden çekildikten sonra yerini Yeni Babil Krallığı devraldı. Bu krallığın bizlere bıraktığı en büyük miras Nevruz bayramıydı. Mart ayının ikinci haftası başlayıp 11 gün süren ve oldukça katı bir programı olan bu kutlamalarda baştanrı Marduk’un simgeleyen heykel etrafında dualar okunur, hediyeler sunulur, kral tanrı huzuruna çıkar ve tören geçişi yapılırdı. Bugün her yıl 21 Mart’ta başta Diyarbakır olmak üzere Nevruz kutlamaları bölgede ve Ön Asya’nın genelinde 2500 yıldır yapılmaktadır.

Her ne kadar Orta Anadolu uygarlığı olsa da Geç Hitit Döneminde Mezopotamya’da birçok Hitit Beyliği kurulmuştur. Bunlardan en önemlisi bugün Türkiye-Suriye sınırında sıfır noktasında bulunan ve Fırat nehrinin batı kıyısında kalan ve halen Hitit dönemindeki adını koruyan Karkamış kentidir. Asur ticaret yolu üzerinde önemli bir kent olan Karkamış en parlak dönemini Geç Hititler Döneminde yaşamıştır. Mısır ve Babilliler arasında geçen Karkamış Savaşından İncil’de de bahsedilmektedir. Bir Hurri kültü olan ana tanrıça Kubaba kültü kentin en önemli özelliklerinden biridir. Bu kült daha sonra Friglere bereket tanrıçası Kıbele, oradan da Yunanlara Artemis olarak geçmiştir. Karkamış’tan çıkarılan birçok eser bugün Gaziantep ve Paris’te Louvre müzelerinde sergilenmektedir.

Mezopotamya’nın diğer önemli Hitit varlıklarından biri Yesemek Heykel Atölyesidir. Gaziantep’in Islahiye ilçesi Yesemek Köyü’nde bulunan bu atölyede binin üzerinde tamamlanmamış Hitit heykel, ve sfenksleri mevcuttur. Yesemek Yakındoğuda bilinen en büyük heykel atölyesidir.Gri ve mor tonlardaki bazalt taşlarla kaplı taş ocağı hem Hitit İmparatorluk (MÖ 15. - 12. yy) hem de daha sonra Geç Hitit Beylikleri döneminde (MÖ 9-8 yy.) kullanılmıştır. Yesemek kaynaklı pek çok heykel çevredeki pek çok Hitit yerleşiminde bulunmuştur. Yesemek Açık Hava Müzesi Mezopotamya sıcağında size serinleme imkanı veren koruluğuyla sizi 3000 yıllık bir sanat yolculuğuna çıkaracak.

MÖ 6. yüzyılda Mezopotamya ve Anadolu’da tarih sahnesine İran kökenli bir güç Persler çıktı. Yaklaşık 200 yıl bu toprakları idaresi altına alan Perslerin Ahameniş sülalesi ile birlikte artık Doğu ve Batı Uygarlıkları karşı karşıya geliyordu. Persler bize bugün de hala kullanmaya devam ettiğiniz doğu-batı ticaretinin yapıldığı Kral Yolunu miras bıraktılar. Pers Kralı 1. Darius Persepolis’ten başlayıp Sardes’a (Salihli / Manisa) kadar devam eden 2699 km uzunluğunda bir kervan yolu yaptırmıştı. Tarihin babası Herodot bu yol üzerinde gidip gelen Pers ulakları için “Dünyada Pers kuryelerinden daha hızlı seyahat edebilen başka bir şey yoktur” demişti. Yolun Fırat nehrini Malatya civarında Dicle nehrini Diyarbakır’daki Ongözlü Köprü bölgesinden karşıya geçtiği bilinmektedir. Yolun geçtiği Darende, Diyarbakır, Bismil ve Siirt’te bugün bile insanların ticarete yatkınlığı ve alışverişteki başarıları en az 2500 yıllık bir miras. Siirt Botan Vadisi ise o tarihlerde geçen bir öykünün gerçekleştiği yer. Pers prensi Kyros Pers tahtını kardeşi Artakses’ten almak üzere paralı Yunan askerlerinden oluşan bir ordu toplar ve Efes’ten Babil üzerine yürür. Fırat nehrini takip ederek Babil’e ulaşan Kyros buradaki kardeşi ile yaptığı savaşı kaybeder ve savaş meydanında ölür. Artık bir amaçları kalmayan paralı Yunan askerleri Ksenophon komutasında bu sefer Dicle nehrini kuzeye doğru takip ederek geri yurtlarına dönmeye çalışırlar. İşte Ksenophon’un Anabasis adlı eserinde yazdığı ve MÖ 401-400 yıllarında gerçekleşen bu hikayenin bir bölümü Siirt’in hemen yanındaki Botan Vadisinde geçer.

MÖ 4. yüzyıla gelindiğinde Mezopotamya artık Helen kültürü ile tanışır. Büyük İskender MÖ 333 yılında Issos (Hatay / Dörtyol)’da yapmış olduğu savaşın ardından Pers Kralı III. Darius’u yener ve Hindistan’a kadar imparatorluğunu genişletmek üzere doğuya yürümeye devam eder. Bu yürüyüş esnasında geçtiği yerlerden biri Urfa’dır. Bugünkü Balıklıgöl civarında her yerden su fışkırdığını, çok sulak bir yer olduğunu görünce burayı memleketindeki Edessa şehrine benzetir ve şehre Edessa adını verir.

 

İskender’in ardıllarından Seleukos Krallığının bize miras bıraktığı en önemli merkez ise bugünkü Zeugma antik kenti, yani Seleukia ad Euphrates (Fırat üzerindeki Silifke) kentidir. MÖ 300’lerde Seleukos Kralı I. Seleukos Nikator tarafından ticari ve askeri amaçlı kurulmuştur. Kentin karşı kıyısında, Fırat’ın doğusunda ise Apamea antik kenti bulunur ki Apamea da Parth (Pers-İran asıllı) eşinin adıdır. Antik dönemdeki birçok ticaret yolu burada bu iki şehir arasında sallarla geçiş yapar ve dolayısıyla şehre büyük bir vergi ve ticaret geliri bırakırdı. Bugün Antep şehir merkezinde bulunan ve dünyanın en büyük mozaik müzesi ünvanına sahip Zeugma Arkeoloji Müzesi bu şehrin villalarından çıkarılmış sayısız mozaikle doludur. Bugün Apamea şehri tamamıyla, Zeugma ise kısmen Birecik Baraj suları altında kalmıştır. Zeugma’da bu villaları ve devam eden kazılar sonucu ortaya çıkarılan yeni mozaikleri görmek mümkündür. Fıstık bahçeleri içinde bulunan, antik dönemin adeta Hong Kong’u olan bu şehrin ve Fırat nehrinin atmosferini hissetmek Mezopotamya tecrübelerinin en önemlilerinden biri. Birecik Barajı suları altında kalan kesimden çıkarılan mozaikleri ise Antep şehir merkezinde Zeugma Arkeoloji Müzesi’nde görebilirsiniz.

Bugünkü Antep, Adıyaman bölgesinde Seleukoslar son zamanlarını yaşarken burada MÖ 162 yıllarında küçük bir Helenistik krallık Kommagene Krallığı ortaya çıktı. Başkenti Samosata (Samsat) bugün Adıyaman sınırları içinde olup Atatürk Barajının suları altında kalmıştır. Doğu sınırı Fırat nehri olan Kommagene Antep’ten başlayıp Malatya’ya kadar uzanan anıtsal eserlerle doludur. Fırat nehrinin batı yakasında sırasıyla güneyden kuzeye Hisar, Elif ve Hasanoğlu anıt mezarları, Roma döneminde yaptırılan Araban (Septimus Severus) köprüsü, Sofraz Tümülüsü, Göksu Köprüsü, Perre Antik Kenti, Roma Çeşmesi, Karakuş Tümülüsü, Cendere Köprüsü, Yeni Kale (Eski Kahta), Selçuklu Köprüsü, Arsameia Antik Kenti ve Nemrut Dağı Antiochos Mezarı yer alır. Kommagene tamamen tesadüf eseri Alman subay Helmut Von Moltke’nin 1838 yılında bölgeye yaptığı görev gezisi sırasında keşfedilmiştir. 2150 metre yükseklikteki Antiochos tümülüsü ve heykellerin sırrını çözmek için 1882 yılında yine Almanlar tarafından bir keşif gezisi yapılır. Kommagene Krallığı ile ilgili asıl bilgilere 1938 yılında başlayan kazılarla ulaşılmıştır. Alman Karl Dörner ve Amerikalı Thresea Goel ömürlerini Kommagene’ye adamıştır. Karl Dörner uzun yıllar Eski Kahta’da bugün de görülebilecek bir köy evini kazı evine çevirmiştir. Hatta kızının düğünü bu köyde yapılmıştır. Theresa Goel’in ise öldükten sonra yakılmayı ve küllerinin Nemrut Dağı anıt mezarına serpilmesini vasiyet etmişti ve vasiyeti gerçekleştirildi. Sadece Mezopotamya’nın değil, dünyanın en güzel güneş doğuş ve batışlarından biri Tanrıların Tahtı Nemrut Dağı Zirvesinde izlenir. 2000 yıllık dev Tanrı heykellerinin yanında, Kommagene Kralı I. Antiochos’un kendisi için yaptırdığı mezar başında güneşin doğuşu ya da batışını seyretmek eşsiz bir tecrübedir. Nemrut Dağı Milli Parkı içindeki Karakuş Tümülüsü, Cendere Köprüsü ve Arsemia Kenti Mezopotamya tarihinin daha pek çok sürprizleriyle doludur. Bu destansı tarihi ve görkemi nedeniyle Nemrut Dağı 1987 yılında UNESCO Kültür Mirası listesine alınmıştır.

2. yüzyıla gelindiğinde Mezopotamya Batı ve Doğu Uygarlıklarının savaş alanı gelmişti. Roma İmparatorluğu doğuda en geniş sınırların Hadrianus döneminde ulaşmış, Kommagene İmparatorluğu’na son vermiş Zeugma ve Samsat’ta büyük lejyonlar konuşlandırmıştı. Dicle ve Fırat arasında kalan topraklar sürekli Roma ve Parth (Pers-İran) İmparatorluğu arasında el değiştiriyordu. Roma bugün Siirt-Kurtalan yakınlarında bulunan Til (Çattepe)’e kadar sınırlarını genişletmişti. Roma İmparatorluğu Parthlarla işbirliği yapan ve sürekli sorun çıkaran, başkenti Tigranakart olan (bugünkü Silvan yakınları) Armenia Krallığına da son vermişti. Bütün dünyaca bilinen, kitaplara, romanlara, film ve dizilere konu olan Spartacus’u ortadan kaldıran Romalı komutan Marcus Licinius Crassus Harran yakınlarında Parthlarla yapılan savaşta ölecekti. Öte yandan kardeşi Geta’yı öldürerek Roma tahtına tek başına oturan Caracalla ise Urfa’dan Harran’a giderken bizzat kendi koruması tarafından tuvalete gittiği bir anda öldürülecekti. Caracalla, Roma’daki tüm anıt ve yazıtlarından kardeşi Geta’nın ismini sildirmişti. Bunlardan biri de bugün Nemrut Dağı Milli Parkı içinde bulunan Cendere Köprüsünün batı ucundaki eksik sütunlardan biriydi. Mezopotamya Romanın en zeki, en nükteli yazarlarından birini de bu coğrafyadan çıkarmıştı. Samosatalı (Samsat / Adıyaman) Lukianos döneminde Romanın en çok okunan yazarlarından biri olmuştu.

İskender’in Asya ve Afrika kıtalarını fethetmesiyle Helen kültür ve uygarlığı Doğu’da yayılmıştı. İskender fethedilen memleketlerde kentler kurmuş, Helen yazar, filozof ve bilimadamlarını fethedilen bu yeni kentlere bilgi ve birikimlerini aktarmaları için gönderdi. İslam rönesansından çok önce böylelikle Mezopotamya’da bilim ve kültür merkezleri kurulmuştu. Bu merkezlerin en önemlilerinden ikisi Urfa (Edessa), Nusaybin (Nsibin) ve Harran (Carrhae) idi. Urfa’da Yeni Ahit’in Süryanice eski versiyonları düzenlendi ve bu metinler Batı metinlerini büyük ölçüde etkiledi. Yeni Ahit’in Urfa’da halk Süryanicesi ile yazıların versiyonu Süryani Kilisesinin bütün mezhepleri tarafından günümüze kadar, redaksiyonundan bu yana kullanılan neredeyse tek metindir. Bu metinler İncil’in yorumuyla ilgili sorunlarda başvurulan en temel kaynaklardır.

Parth (Pers-İran) ve Roma İmparatorluğu arasında kurulmuş Nusaybin kenti ise tarihte çok önemli bilimsel ve kültürel roller üstlenmiştir. Bu nedenle Nusaybin tarihte Um al Ulum (Bilimler Anası) ve Madinat al-Ma’arif (Bilgi Kenti) ünvanlarını kazanmıştır. Ki Nusaybin Süryaniler Hristiyanlığı kabul etmeden önce de önemli bir bilim ve kültür merkeziydi. Nusaybin akademisinde yetişmiş sayısız pagan Süryani şair, filozof ve bilim insanı vardı.

Dünya tarihini baştan aşağı değiştiren bir fenomen olarak Hristiyanlık Mezopotamya’nın hemen hemen her kentine uğradı. Bugün Antep, Adıyaman, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt’te sayısız Süryani, Keldani ve Ermeni kilisesi mevcuttur. Bölgede biri Adıyaman, diğeri Mardin’de olmak üzere bölgede iki tane Süryani metropolitliği bulunur. Hristiyanlık öncesi pagan tapınağı olarak kullanılan tapınaklardan kimisi bugün Deyrül Zaferan manastırı gibi kilise, kimisi de tıpkı Diyarbakır ve Urfa Ulucamii’ler gibi cami olarak kullanılmaya devam edilmektedir. Mardin Savur ilçesinin (Kıllit) köyünde olduğu gibi bazen Hristiyanlığın 3 mezhebi Katolik, Ortadoks ve Protestan kiliselerini de yanyana görmek mümkündür. Diyarbakır Ulucamii ise İslamın 4 mezhebinin beraber namaz kıldığı ender camilerdendir. Kuran’ı Kerim’de Yahudi ve Hristiyanlarla birlikte adı geçen Sabilerin dini merkezleri ise Harran ve Soğmatar’da bulunur. Hz. İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed’i reddeden Sabilik inancı da tek tanrılı bir dindir. İbadetlerini Sin tapınaklarında yapar. MS 1. ve 4. yüzyıllar arasında özellikle Romalı asker ve elitler arasında oldukça yaygın olan diğer bir inanç ise Mitraizmdir. Oldukça mistik, sırları sadece inancı kabul edenlere açık bir tarikattır. İbadet yerleri genellikle ışık almayan mağaralar olup, inanca göre Mitra’nın kayadan doğduğuna inanılır ve Mitra’nın bir boğayı boğazladığı teması çokça işlenir. Antep şehir merkezi yakınlarında bulunan Mitras Tapınağı bu inancın Mezopotamya’daki ender inanç merkezlerindendir. Mitras inancı bugün ABD’de dünyayı gizli bir şekilde siyasi ve ekonomik olarak yönettiğine inanılan elit bir azınlığın dini inancı olarak çeşitli komplo teorilerine konu olmaktadır.

İslamiyetin ortaya çıkmasından sonra Mezopotamya Arap egemenliğine geçer. Önce Emeviler, sonrasında ise Abbasiler bölgede hüküm sürer. İslamın yayıldığı bu dönemde bölgeye gelen sahabelerin türbeleri Mezopotamya kentlerinin tamamına yayılır. 10. ve 11. yüzyıllarda ise Orta Asya’dan Türkler gelmeye başlar. 1071’de Selçukluların Bizans İmparatorluğu’nun Malazgirt’te yenmesinden sonra Anadolu’ya akın akın Türkmen göçleri başlar. 9. ve 11. yüzyıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da geçen Dede Korkut Hikâyeleri Mezopotamya’nın bir kısmı Mardin ve Diyarbakır şehirleri ile Dicle nehri civarında geçer. Dede Korkut Hikâyelerinde Diyarbakır’a Kara Hamid ve Dicle nehrine de Amıd Suyu denir. Mardin’de Emineddin Şifahanesi ve Külliyesi, Diyarbakır’da Artuklu Sarayı, Diyarbakır-Çermik’te Haburman Köprüsü, Mardin - Kızıltepe’de Dunaysır Ulucamii ve Köprüsü Mezopotamya’daki belli başlı Selçuklu eserleridir.

12.yüzyılda başlayan Haçlı Seferlerinin ilki başarıya ulaşmış ve Haçlılar Urfa’da daha sonra Kudüs kralı da olacak olan Bolonyalı Boudouin liderliğinde 1097 yılında Urfa (Edessa Kontluğunu) kurmuşlardır. Aynı dönemde Haçlıların eline geçen diğer bir yer ise bugün Kilis sınırları içinde kalan Ravanda kalesidir. Burası Kuzey Suriye ile Antakya arasındaki ticaret yollarına hâkim bir noktada olduğundan Ortaçağın bölgedeki önemli kalelerindendi. Yaklaşık 50 yıl hüküm süren Urfa kontluğuna 1144 yılında bir Türk hanedanı olan Zengiler tarafından son verildi. Urfa Kontluğunun tekrar Müslümanların eline geçmesi II. Haçlı Seferini tetikledi.

12.yüzyıla gelindiğinde Mezopotamya İslam Rönesans’ını yaşıyordu. Bilim, sanat ve mimari alanlarında Mezopotamya altın çağını yaşıyordu. Şırnak Cizreli olan ve sibernetik ve robotiğin kurucusu El-Cezeri’nin yazdığı Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap robotikle ilgili en eski yazılı kayıttır. Bugün Diyarbakır Ulucami’de bulunan güneş saati, Hasankeyf’te Artuklu Sarayına Dicle nehrinden su çıkaran pompa sistemi, saz çalan robot, fil saati bilinen en önemli eserleridir. El Cezeri, 1181'den başlamak üzere 25 yıl, Diyarbakır Sultanı El-Salîh Nâsîrüddîn Ebû'l-Feth Mahmûd bin Muhammed bin Kara Arslan bin Davûd bin Sukmân bin Artuk'un (1200-1222), daha öncesinde de babasının ve kardeşinin hizmetinde bulunmuş. Onlar için robotlar, fıskiyeler, ibrikler, içki sunan kadehler, su saatleri, güneş saatleri, kan alma tekneleri, eğlendiren kayıklar vs. birçok araç gereç yapmıştır. Krank ve piston kolu kullanarak devir hareketini doğrusal harekete çevirmeyi başarmış ve döneminden 600 yıl sonra ortaya çıkacak sanayi devriminin motorlarının ana çalışma ilkesini belirlemiştir.

Bir Oğuz Türkmen Boyu olan Artuklu Beyliği Mezopotamya’da 1102-1409 yılları arasında Harput, Diyarbakır, Hasankeyf ve Mardin’de 300 yıl hüküm sürmüştür. Tüm bölgede eşsiz mimari eserler bırakmışlar, özellikle eğitim ve bilim dünyasına büyük katkılar sunmuşlardır. Diyarbakır’da Artuklu Sarayı, Diyarbakır Surları üzerinde Evli Beden ve Yedi Kardeş Burçları, Zinciriye ve Mesudiye Medreseleri, Hasankeyf Artuklu Sarayı ve Köprüsü, Dunaysır (Kızıltepe) Cami ve köprüsü, Silvan Ulucami, Mardin Ulucami, Mardin Abdullatif (Latifiye) Cami, Çermik, Devegeçidi, ve Cizre Köprüleri, Mardin’de Hatuniye, Harzem, Şehidiye ve Sultan İsa medreseleri en önemli yapıları arasındadır. Diyarbakır – Batman sınırında bulunan Malabadi Köprüsü ise döneminin en geniş kemerli köprü yapısıdır. Kemer büyüklüğü o kadar fazladır ki Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde köprü hakkında şöyle yazmıştır; "Malabadi Köprüsü'nün altına Ayasofya'nın kubbesi girer".

Osmanlı İmparatorluğu Döneminde ise Mezopotamya Şii-Sünni çekişmesinin savaş alanlarından biri olmuş, Osmanlılar ve Safevi Devleti bölge ile savaşlar yapmışlardır. 1514 yılında Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı ordusu Van’ın kuzeyinde Çaldıran Ovasında Safevi Devletini yendikten sonra bölge Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Diyarbakır üzerinden sürekli bir Osmanlı – İran gerginliği devam etse de Osmanlı Ordusunun Mardin – Kızıltepe yakınlarında Safevi ordusunu yenmesinin ardından Şah İsmail İran’a geri çekilmiş ve bölgede Osmanlı idaresi kesin olarak sağlanmıştır.

Bugünkü Kilis yakınlarında bulunan Mercidabık’ta 1516 yılında yapılan savaş ile Memluk Devleti son bulmuş ve İslam halifeliği Osmanlı hanedanlığına geçmiştir.

18.yüzyıla gelindiğinde ise Mezopotamya’da kendinden söz ettiren Siirt Tillo’da yaşayan İsmail Fakirullah Hazretleri ve öğrencisi Erzurumlu İbrahim Hakkı idi. İbrahim Hakkı değerli bir astronomdu. Astronomi ve geometri bilgilerini Marifetname adlı eserinde toplamıştı. Tillo o dönemde bir bilim merkezi olup medreseleri ile ünlüydü. İsmail Fakirullah Hazretleri vefat ettiğinde öğrencisi İbrahim Hakkı “yeni yılın ilk güneşi hocamın başına düşmez ise neyleyim ben o güneşi” diyerek her yıl 21 Mart ve 23 Eylül ekinoks tarihlerinde güneş ışığını hocasının türbesindeki sandukasının başucuna düşürecek bir ışık sistemi kurar. Kale-ül Üstad denilen tepeye yaptığı bir duvar ve güneş ışığının içinden geçebileceği bir pencereden ışık türbenin tepesinde bulunan bir prizma sisteme çarpıp kırılarak türbenin içinde İsmail Fakirullah’ın sandukasının baş kısmını aydınlatır. Bu olay hala her sene Tillo’da 21 Mart ve 23 Eylül tarihlerinde gözlenebilmektedir. İslam Bilim Tarihi ve astronomi açısından önemli bir tecrübedir. Gaziantep’te bulunan İslam Bilimleri Müzesi ise Mezopotamya’da Ortaçağ İslam Bilimine ilgi duyanların ziyaret etmesi gereken diğer önemli bir merkezdir.