Test yayınındadır. Hataları info [@] mesopotamia.travel adresine bildiriniz.

Hasankeyf

Hasankeyf; Dicle Nehri’nin en önemli geçit noktalarından birine hâkim görkemli kale kent.  Yekpare kaya oymadan kalenin altı Kapadokya tarzı mağara yerleşimleriyle dolu. Etrafında ise İslam dönemine ait anıtsal mimari eserler yer almakta.

Romalı tarihçilerin Kipas, Kefa (Cepha) ya da Kifas adını verdiği Hasankeyf, İslamiyet döneminde  “Hısn-ı Kifa” adını almış ve zamanla bu isim Hasankeyf’e dönüşmüştür. Kefa, Süryanice “kaya” anlamındadır;  Arapça Hısn-ı Kifa’da ‘Kifa Kalesi’ demektir.

Roma döneminde Dicle üzerindeki önemli karakollardan biri olan kent,  MS 5. yüzyılda Süryani Piskoposluğu’na ev sahipliği yapmış.  MS 6. ve 7. yüzyıllarda ise doğu ülkelerine özgü Hristiyan kiliselerin ilk merkezlerinden biri olmuştur.

Kentte sırasıyla Mervaniler (1000-1097), Artuklular (1101-1232), Eyyubiler (1232-1461), Akkoyunlular (1461-1482) ve tekrar Eyyubi (1482-1565) soyundan gelen emirler hüküm sürmüş.

En parlak çağını Artuklular döneminde yaşayan, bu dönemde başkent olan kent, 1301 yılında Moğol istilasına uğradıktan sonra eski parlak günlerine bir daha geri dönememiş, Osmanlı döneminde sönük bir kasaba olarak kalmış.

Hasankeyf, oldukça önemli bir tarihi yerleşme olmasına rağmen bilinirliliğini Ilısu Projesi’ne borçludur. Türkiye’nin son büyük projesi kapsamında büyük bir bölümü sular altında kalacak olan Hasankeyf, baraj projesi, yapılan kurtarma kazıları, restorasyon ve taşıma projeleri ile sürekli gündemdedir.

Hasankeyf Ören Yeri 1981 yılında I. derece arkeolojik sit alanı ilan edilmiş. 1986’da Mardin Müze Müdürlüğü Başkanlığı’nda, Prof. Dr. M. Oluş ARIK tarafından kazılmaya başlanmış. Hasankeyf Kazıları 2009 yılından bu yana Batman Üniversitesi adına yürütülüyor. Kazı, belgeleme ve taşıma çalışmaları, Ilısu Barajı su tutuncaya kadar devam edecek.

Hasankeyf’te değişik dönemlerde birçok mimari eser yapılmış, ancak depremler, savaşlar ve ihmaller yüzünden bu eserlerin birçoğu günümüze ulaşamamış. Günümüze ulaşan eserler arasında ilk sırayı 4500 kadar olduğu sanılan ve Hasankeyf’i ‘ünlü’ yapan insan eliyle şekillendirilmiş mağara tipi konutlar alıyor.

 

Hasankeyf Kalesi kapısındaki akrep ve yılan efsanesi

Tarihi Hasankeyf Kalesi Eyüp Sultan tarafından yaptırılmış. Kalenin giriş kapısı üstünde akrep ve yılan kabartması bulunur. Bir rivayete göre akrep ve yılan kabartmaları kaleyi akrep ve yılandan korumaktadır.

İnanışa göre kalenin içine gireni yılan ve akrep sokmazmış. Bu tılsım, ancak kaleden çıkınca bozulurmuş. Mısır’dan gelen bir turistin akrep kabartmasını çalması üzerine akrebin tılsımı bozulmuş. Tılsım bozulduğu için kaleye gireni artık akrep sokabileceğine inanılmaktaymış. Yılanın tılsımının ise günümüzde de devam ettiğine inanılmaktadır.

 

İçkale

İçkale, Dicle nehri kenarından ortalama 135 metre yükseklikte yekpare kaya kütlesi üzerine kurulmuş. Dört taraftan çok dik yamaçlarla çevrelenen doğal bir korumaya sahip kaya kütlesine, kapılarla kontrol altına alınan iki farklı yoldan çıkılır. Bu çıkışlardan doğudakinde beş anıtsal kapı; batıdakinde ise Dicle Nehri'ne bağlanan tek kapı açıklığı yer alır. Doğal yapısına uygun surları ve görkemli kapılarıyla “Yukarı Şehir” olarak bilinen İçkale, 1970’li yıllara kadar kullanılmış.

Doğal yapısına uygun surları ve görkemli kapılarıyla "Yukarı Şehir" olarak adlandırılan İçkale'de, insan eliyle şekillendirilmiş çok sayıda mağara konutlar ile Urartu, Roma, Artuklu, Eyyubi ve Osmanlı dönemlerine ait yapılar bulunur.

Kalenin kuzey, kuzeybatı, batı, doğu ve orta kesimi yoğun bir yerleşime sahne olmuştur. Arazinin eğimine göre kademeli bir yükseltide yer alan yaklaşık iki bin kadar evin bulunduğu kale; dar sokakları, kuyuları ve sarnıçları ile tam bir Ortaçağ yerleşkesi görünümündedir.

Kuzeydoğu ucunda Büyük Saray ve halkın oturduğu evler, batı kesiminde sivil konutlar, güneyindeki hafif eğimli arazide mezarlık alan, türbe ve Ulu Cami, doğusunda çok sayıda sivil yapılarla cami, mescit, medrese gibi dini ve sosyal karakterli yapılar yer alır.

Kalenin kuzeyinde bulunan Büyük Saray, Roma döneminde garnizon binası olarak kullanılıyor iken sonradan saraya çevrilen bir yapıdır. Günümüze ise harap durumda ulaşmış bir yapıdır. 

Kalenin kuzeydoğusunda bulunan ve seyir kökü olan Küçük Saray ise dev bir kule görünümündedir. Kuzeye bakan cephedeki penceresinin üzerinde iki aslan kabartması yer alır.

İçkale’nin ilk giriş kapısı ile surlar ve Büyük Saray’ın ana kitlesi Roma döneminden kalmadır. Kente ikinci kimliğini kazandıran Artuklu Devleti’nin eserleri de birer kalıntıdan ibarettir. Arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılan Mardinike Camii ile Koç Camii Büyük Selçuklu döneminde yapılmıştır.

Ulu Cami’nin ilk yapısı, Ortaçağ’ın en büyük ve en geniş kemer açıklıklı köprüsü olan Dicle-Hasankeyf Köprüsü’nün büyük bir bölümü, 2004-2005 kazılarıyla ortaya çıkarılan ve türbeden dolayı “Zeynel Bey Külliyesi” adı verilen yapılar topluluğundaki 2 medrese, han ve Dicle kenarındaki hamam, Büyük Saray’ın bir bölümü, Salihiye Bahçeleri’ndeki köşkler ve kaleye ulaştırılan su sistemleri ilk tasarımlarıyla birer Artuklu eseridir.

İçkale’de ayrıca, halkın oyarak kendine ev haline getirdiği, nişli duvarları, mutfağı, oturma odası ile tam bir ev olarak kullanılan yüzlerce mağara-ev bulunmaktadır. İçkale, 1970 yıllarında orada yaşayan halkın şimdiki yerleşim yerine inmesiyle terk edilmiş.

 

Zeynel Bey Türbesi

Türbe, 1462-1482 yılları arasında Hasankeyf’e hâkim olan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın, Otlukbeli Savaşı'nda yaralanıp burada ölen oğlu Zeynel Bey için yaptırılmış. Anadolu dışı mimari ve süslemesi ile benzersiz olan yapı, plan, tuğla malzeme ve bezeme yönünden Azerbaycan'ın 1322 tarihli Berde Kümbeti ile benzer özellikler taşır.

Zeynel Bey Türbesi, dıştan silindirik görünüşüne karşılık, içten sekizgen planlıdır. Gövde yüzeyinde firuze ve lacivert renkli sırlı tuğla kaplamalarla mozaik çinilerden oluşan bitkisel ve geometrik dekorasyonun yanı sıra, "Allah, Muhammed, Ali, Ahmed" kelimelerinden müteşekkil kufi hatlı Arapça yazıya da yer verilmiş. Yukarıdan aşağıya doğru izlenen ma'kili yazılar, koyu lacivert ve firuze renkli sırlı tuğlaların dikey istifiyle oluşturulmuş.

 

Hasankeyf Köprüsü

Hasankeyf Köprüsü, Mezopotamya ile Anadolu’yu birbirine bağlayan köprüdür. Hasankeyf Köprüsü, yaklaşık 40 metrelik kemer açıklığı ile Ortaçağ’ın en görkemli ve en büyük taş köprülerindendir. Köprünün güney ayağında burçları simgeleyen 12 büyük kabartma yer alır.

Hasankeyf’in Mezopotamya ile Anadolu arasında önemli bir merkez ve ticaret yolu olması nedeniyle ilk köprü büyük olasılıkla Roma döneminde yapılmıştır. Bugünkü köprünün ise Roma Köprüsü temelleri üzerine Artuklular tarafından inşa edildiği tahmin edilmektedir.

XII. yüzyılda yapıldığı düşünülen köprüden günümüze Dicle Nehri’nin sol yakasında küçük bir kemer ile orta ve sağ yakada yer alan ayaklar kalmıştır.

 

Er-Rızk Camii

Eyyubi Hükümdarı Sultan Süleyman tarafından 1409 yılında yaptırılmıştır. Güneydeki ibadet mekânı heyelan yüzünden nehre uçmuştur. Günümüze harimin kuzey duvarı ile avlu giriş cephesi, Taç kapı ve minaresi ile ulaşmıştır. Bugün caminin özgün yapısından sağlam olarak avlunun kuzey cephesindeki minare ve taç kapı ile harimin kuzey cephesi ayaktadır.

Caminin kuzeydoğu köşesine bitişik yüksek kare prizma kaide üzerindeki minare,  küçük mozaikler halinde kesilmiş renkli taşlar ve kakma tekniği ile düzenlenmiş ince geometrik örgülerle kaplanmıştır. Şerefesine iki merdivenle ulaşılan minare, gövdesindeki geometrik bezemeler ve kufi hatlı Arapça yazılar ile hayranlık verecek kadar güzeldir.

Er-Rızk Camii’nin çok dramatik bir öyküsü vardır:

‘Sultan Süleyman Camii’nin minaresinin yapımı sürerken usta ile kalfa arasında yapım tekniği konusunda çıkan anlaşmazlık sonucunda kalfa, usta tarafından işten kovulur. Usta, Sultan Süleyman Camii’nin minaresini yapmayı sürdürürken, kalfa da El-Rızk Camii’nin minaresinin yapmayı üstlenir. Usta ve Kalfanın uğraşıları sonucu iki minarede ihtişamlı bir şekilde göğe yükselir ve bir süre sonra minareler tamamlanır.  Ustanın yaptığı minarenin açılış gayet görkemli olur. Kalfa da yaptığı minarenin açılışına ustasını çağırır. Usta merdivenleri kontrol etmek için yukarıya çıktığında onu bekleyen kalfayı görür ve çok şaşırır; nasıl çıktığını sorar; kalfa da yan tarafta bulunan ikinci yoldan çıktığını söyler. Bunun üzerine usta, yan taraftaki yolu görür ve şaşırır. Kalfa, minareye çift yol yapmıştır ve bu yollardan çıkanlar birbirini görmemektedir. Usta, kendi yaptığının sadece tek yollu olduğunu düşününce, kalfasının kendini geçtiğini kabullenmeyerek kendini minarenin tepesinden Dicle’nin sularına bırakır.’

 

Sultan Süleyman Külliyesi

Eyyubi Sultanı Süleyman tarafından 1407 yılında yaptırılmıştır. Cami, medrese imaret ve türbelerden oluşan külliyenin doğu ucundaki türbede 1432 yılında ölen Sultan Süleyman yatmaktadır. Sultan Süleyman Camisi'nin en önemli bölümü günümüze kadar gelebilmiş olan minaresi ve Taç Kapısı’dır. Düzgün kesme taştan özenle örülen ve süslenen minare, bitişiğindeki Taç Kapı ve bunun güneyindeki çeşme ile birlikte anıtsal bir cephe konumundadır.

Sultan Süleyman Camii’nin çok dramatik bir öyküsü vardır:

‘Sultan Süleyman Camii’nin minaresinin yapımı sürerken usta ile kalfa arasında yapım tekniği konusunda çıkan anlaşmazlık sonucunda kalfa, usta tarafından işten kovulur. Usta, Sultan Süleyman Camii’nin minaresini yapmayı sürdürürken, kalfa da El-Rızk Camii’nin minaresinin yapmayı üstlenir. Usta ve Kalfanın uğraşıları sonucu iki minarede ihtişamlı bir şekilde göğe yükselir ve bir süre sonra minareler tamamlanır.  Ustanın yaptığı minarenin açılış gayet görkemli olur. Kalfa da yaptığı minarenin açılışına ustasını çağırır. Usta merdivenleri kontrol etmek için yukarıya çıktığında onu bekleyen kalfayı görür ve çok şaşırır; nasıl çıktığını sorar; kalfa da yan tarafta bulunan ikinci yoldan çıktığını söyler. Bunun üzerine usta, yan taraftaki yolu görür ve şaşırır. Kalfa, minareye çift yol yapmıştır ve bu yollardan çıkanlar birbirini görmemektedir. Usta, kendi yaptığının sadece tek yollu olduğunu düşününce, kalfasının kendini geçtiğini kabullenmeyerek kendini minarenin tepesinden Dicle’nin sularına bırakır.’

 

İmam Abdullah Zaviyesi

İmam Abdullah Zaviyesi, Hz. Muhammed'in soyundan geldiğine inanılan ve yöre halkı tarafından büyük saygı gösterilen imam Abdullah’a ait zaviye ve türbenin etrafında zamanla gelişen bir külliyedir.

Asıl zaviye XII. yüzyılda Artuklular zamanında yapılmış, bu yapılar Eyyubi Sultanı Takıyyeddin Abdullah (1249-1294) zamanında yeniden inşa edilmiş.

Türbe girişindeki onarım kitabesinde 1478 yılında, Akkoyunlular tarafından tamir edildiği kaydedilmiş.